4/1/2007 - Affet beni sevgili...
Affet beni sevgili, Bilemedim. Bilemedim kirginligini, kirilganligini, Eylül çiçekleri gibi nazendeligini, Sözlerim keskin kiliç, kesip atacagini bilemedim.
Affet sevgili, Bilemedim tutulacagimi sana, seni özleyecegimi bu kadar. Sesini duymak, iki satir beklemek, hissetmek seni, Bilmezdim isteyecegimi bu kadar, bilemedim.
Affet sevgili, Bir eylül daha geçmesin böyle, 'Beni affet' dersem, affedermisin, Alirmisin beni kalbinin en özel yerine?
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler :
|
3/1/2007 - Deniz Fenerinin Aşkı
Bir Denizfeneri..
Okyanusla sonsuza dek komşu. Okyanusun mu ona daha çok ihtiyacı var yoksa, denizfeneri mi okyanus için vazgeçilmez bir sevgili?
Gündüzleri, denizfeneri isyanlarda... Çünkü yanybaşındaki biricik sevgilisi gözlerinin önünde güneşle ihtirasla sevişmekte. Hep gece olsun ister, sevgilisi ona kalsın, yalnız onda bulsun gecedeki renginin güzelliğini... Denizfeneri, küçücüktür okyanusa göre ama güneşin aşkından daha büyüktür aşkı okyanusa...
Geceleri ise denizfeneri, mutluluklar peşindedir, gecenin esrarengiz sessizliğinde. Her ışık turunda çıldırır denizfeneri zevkten, adeta danseder okyanusun en uzak noktalarına uzanarak. Daha gerçektir denizfeneri, gece sadece o ve okyanus vardır sınırlı görüş gizliliğinde.
Gündüzleri denizfeneri bir hiçtir bütün aldatmalara şahit olarak. Güneş ise gece olunca bu hissi göremez.. Gece, denizfeneri ile okyanusun aşkının dansedişine güneş şahitlik yapmaz..
Gün bitiminde ve başlangıcında teslim ederler sevgili okyanuslarını birbirlerine güneş ve denizfeneri.
Güneşin okyanusla arasına giren bir engel vardır kimi zaman, bu işkencedir güneşi küçülten. Bulutlardır, bu hain, gündüz aşkında güneşe okyanusu göstermeyen. Güneş ise tüm gücüyle savaşır okyanusa ulaşmak için. O kadar yaklaşır ki, bulutlara bulutlar, yoğunlaşır, yoğunlaşır ve gökyüzü ağlamaya başlar okyanus hasretinden hesapsızca titrer.
Okyanus bütün damlaları özlemle kucaklar, her damla onu güneşine daha çok yaklaştırmaktadır. Gökyüzü ağlar, ağlar ta ki son damlası bitene kadar. Okyanus damlalarla büyür büyür büyüklüğüne daha hacim katarak aşkının sevgi damlalarıyla. Bilmezdi okyanus,her yağmurla sevgisini ona iletmek isteyen bir güneşinin olduğunu. Her yağmur yağdığında okyanus kızar güneşine gündüz onu terkettiğini düşünür, hırçınlaşır, dalgalanır öfkesinden bilemez güneşinin ona ulaşmak için savaştığını.
İntikamını denizfenerinden alır okyanus, onun neden gündüz sevgilisi olmadığını defalarca kamçılayarak sorar denizfenerine. Dalgalarını büyütür, cevap alamayınca denizfenerinden.. Denizfeneri onu teselli edemez, çünkü o sadece gece vardır gerçek gecededir onun için. Ağlayamaz denizfeneri, ağlamayı deliler gibi istesede, gözyaşları yoktur, ulaşmak istesede ulaşamaz gündüz sevgilisine. Çaresizdir denizfeneri, sadece bir dilek geçirir içinden rüzgara yalvarır "bulutları kaçır buradan" diye, güneşin çıkması sevgilisine sevgi dolu ışıklarını göndermesini diler.
Okyanusunun mutluluğunu ister hesapsızca... Çünkü tek mutluluğu budur denizfenerinin. Ağlayamaz, gündüz ona ulaşamaz, konuşamaz hislerini okyanusuna. Her okyanusun sahilinde bir denizfeneri vardır. Her gece denizfenerleri gemilere okyanusa olan aşkını haykırırlar, ümitsizce, yarınlarını hiç düşlemeden... Ve her gece hikayelerini anlatmak için gemileri beklerler sonsuz gecelerde.
Hasan YILMAZ !!!
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : ask, edebiyat, öykü, hikaye, kültür, sanat, şiir, dostluk
|
3/1/2007 - Kimsin
Kimsin
Uzun zaman oldu kağıdı elime almayalı. Yazacaklarım tükendiğinden değil ne kadar yazılsa da konunun sonunun gelmediğini gördüğümden ürküp kaçtım kalemin gölgesine. Gölgeden seyrettim dışarısını, kargayı ve kartalı, gülün tomurcuklanmasını ve soluşunu, gökte ışıldayan ateştopunu ve diğerlerini... Bir kadın gördüm, yürüyüş yolunda, düşünceli yürürken.Önünde iki kadın daha eşofmanları giymiş, günlük makyajını yapmış, altınlar kollarında, kimbilir neyin dedikodusunu yapmaktalar. Yanlarından walkman dinleyen, şortlu, yaşlıca bir adamcağız koşarak geçti. O geçerken sustular ve onlar da hızlandı, hallerinden utanarak ama sonra eski hızlarına ve konuşmalarına geri döndüler. Sağ tarafta kay kay ile gösteri yapan başları kasklı çocuklar yüksekçe bir tepeye çıkıp, oradan dengelerini kaybetmeden aşağıya inmeye çalışıyorlar.
Kadının saçları önüne düşmüş, o ise düşüncelerini de örttüğü için memnun halinden ve konuşuyor içinden; "Bu konuyu ne zaman hatırlasam başkalarını ama en çok kendimi suçluyorum. Suçlamak ya da suçlanmaktan hoşlanmadığım için artık düşünmek istemiyorum geçenleri." Yolun kıvrımıyla beraber sağa döndü, etraf tenhalaşmıştı. Derken ileride, sol tarafta çay bahçesini gördü, ağaçların arasında. Bir sonraki turda dünlenmek için buraya uğrarım diye düşündü. Kavaklı Çay Bahçesi'ne. Radyonun sesini biraz daha açıp tekrar düşüncelere daldı.
"Sanki iki kişi dolaşıyorum. Hem içimde, hem yanımda olan biri. Canlı değil, onu göremiyorum. Tam yaşamadığını düşündüğümde nefesini hissediyorum. Adım atarken beni destekliyor, başkasıyla konuşurken engelliyor. Sadece onunla dolaşmamı arzuluyor, oysa dolaşırken sarılabileceğim bedeni yok. Bir tür paranoya mı benimkisi? Öyle çok benimle ki kimseyi özlememe fırsat vermiyor; çünkü özleyebileceğim tüm davranışlar onda. Ama yine de kendimi yalnız hissetmeme engel olamıyor; çünkü böyle bir durumda tutabileceğim bir çift elden yoksun. Ve ben, gece ile gündüz arasında, evde, işte, ne ondan kurtulmak istiyorum ne de onunla kalmak. Onu unutacak olsam, bir boşluk yerleşiyor içime; değil konuşmadan beni anlayacak, konuştuğum zaman da bile zırvaladığımı düşünmeyecek kimse bulamıyorum. Ve onu çağırıyorum.
Bana gülen gözlerle yaklaşıyor adeta, içimde konuşan sesinden hissediyorum bunu. Eften püften şeylerden bahsediyor, benim biraz önce bahsetmek istediklerimden. Sonra giderek hep onunla konuşup, onunla tartıştığım, onun fikrini aldığım ve onun zevklerini üstüme geçirdiğimi düşünüp kurtulmalıyım diyorum. Bir sabah uyansam hatta sabahı beklemeden yüzümü yan tarafa çevirsem ve bir daha hiç karşılaşmayacağımızı bilsem. Tüm bunlar öyle komik bir kapalılıkta gerçekleşiyor ki, dışarıdan görünen hiçbir tuhaflık yok, ne bir insan ne de boşlukla aramda geçen diyalog. Yalnız bir insanım o kadar, belki biraz da içine kapanık demeliyim. Peki ya kimse tarafından görülmeyen iç dünyam ne alemde? Olmaz diyorum birden.
Bunca zaman konuşup dertleşmenin ardından gözümü yana kaçırmamla bitecek kadar kolay mıydı yaşamak? Her anımı benimle geçirmesinden bahsetmiyorum, aynı havayı solumak ve aynı gözlerle görüp dile getirmek olan biteni ve şimdi görmeyecek o gözler seni ve beni öyle mi?
Belki o zaman insanlara gidip hiç tanımadıkları seni soracağım, tarifini bilmeden. Artık deli damgasını da taşırım göğsümü gere gere. Ve sen benimle yürümeyeceksin, çayımı yudumlamayacaksın, bana "sigara içme" demeyeceksin. İyi de az önce uzaklaşmak isteyen ben değil miydim senden? Senden mi kurtulmak istedim paylaşılanlardan mı? Ve aniden ölümün canlanıyor gözümün önünde. İnsan tanımadığı birinin ölümünü düşünebilir mi? Peki düzeltiyorum cümlemi, kimseyi seni tanıdığım kadar iyi tanımadım şimdiye dek. Öyleyse görmediğim birinin cenazesi canlanabilir mı hayalimde diye sorayım sana. Bunu sen bile cevaplamayazsın; çünkü henüz benim kadar delirmedin.
Biraz önce seni terkedememekten bahsediyordum, şimdi öleceğin karabasanıyla kahroluyorum. Sanırım bir doktora gitmeliyim, bana biraz ilaç versin ve uykuya dalayım. Ya sen ne yapacaksın? Uykuya mı dalacaksın sen de, benden özenip? Yoksa başımda oturup kitap mı okuyacaksın, gözlerin çokluk uzaklara dalarak. Bana yeşil vadilerden, güneşin yaprakları uyandırmasından, yaşlı tavşanın kovuğundan büyük bir sessizlik içinde çıkıp uyanan yaprakları kemirmesinden ve tilkinin, tavşan ne kadar etrafına bakınsa da onu bir anda yakalayıp midesine indirmesinden mi bahsedeceksin, yoksa...
Neler yapabileceğinin sonu yok, anlattıklarından sıkıldığım da yalan. Sadece bir mazeret arıyorum, normal insanlar gibi karşımda oturan, dokunabileceğim birisiyle tartışabilmek, şu başı ve sonu olmayan hayalden kurtulmayı istemek ve gerçekten kurtulabilmek için. Sahi sen kaç seneden beri içimde veya dışımdasın, ama kesinlikle benimlesin? Sanırım parktaydım, yine şimdiki gibi, yürürken yalnızlıktan bunalmış acaba yeni hikayemde hangi sokak çocuğuyla ya da pencereme konan güvercinle dost olsam diye düşünüyordum. Dostluğu ancak hikayelerimde yaşayabildiğim için hayıflanarak ilerliyordum ve belki de ağlıyordum, yağmuru ve az sonra bastıracak karanlığı fırsat bilerek. Bir pakete yakın sigara içmiştim sırf parmaklarımın arasında tutabileceğim birşey olsun diye. Ve seninle konuşmaya başladık, tanışmadan, selamlaşmadan.
Nerden, hangi aralıkta geldiğini görmemiştim. Aslında o dalgınlıkla buna şaşmamam gerekir. Sesin yumuşaktı, benim ses tonuma yakındı ama fısıltı gibiydi, başkasının duymasından çekinirmişcesine. Herhalde karanlıktan demiştim göremiyorum seni, elbet ışığa çıkarız. Sen de, seni hiç karanlıkta bırakmasam ama hep böyle karanlıkta kalsam olur mu demiştin de kalbim nasıl atmıştı; ilk defa benimle böyle konuşan biri çıktı diye. Sonra anladım ki ancak hayallerle yapılıyor böyle konuşmalar, gerçeğe dönüşmeyecek kadar komik ve gereksiz çünkü gerçekte ne olursa olsun hep yalnızız. Senden bu cümleyi duyduğumda kalbim nasıl atıyorsa, iki sene geçip de artık hayalimi yakmam gerektiğini düşündüğümde aynı şekilde atıyor. Bunun gerekli olduğunu düşünen ve gerekli olan herşeye lanet eden ben."
Birisi kadını kolundan yakaladı ve kaldırıma geri çekti: " O araba çarpsaydı nasıl sağ kalırdınız kimbilir, dikkatli olun bayan!"
-- ***h@le***
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : ask, edebiyat, öykü, hikaye, kültür, sanat, şiir, dostluk
|
2/1/2007 - Cennet
Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir kazada birlikte ölmüşlerdi ... Gökyüzüne çıktıktan sonra bembeyaz bulutların arasında dolaşmaya başladılar ... adam çok susamıştı.. biraz su bulabilmek ümidiyle yürümeye devam ederken, birden kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular.. rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış bir bahçe kapısı, ve onları karşılayan beyazlar içinde bir kadın.. Adam köpeğiyle birlikte kadına yaklaştı ve sordu: "Afedersiniz...burası neresi?" Kadın ona gülümsedi: "Burası Cennet, efendim" Adam bunun üzerine sevinçle "Harika...!!!" dedi "Peki bana biraz su verebilir misiniz, gerçekten çok susadım".... Kadın cevap verdi: "Tabi efendim, içeri girin... içerde dilediğiniz kadar su bulabilirsiniz....." Böylece adam köpeğine döndü, "Hadi oğlum içeri giriyoruz" diyerek kapıya yürüdü......... ama kadın onu birden durdurdu: "Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez.. hayvanları içeri almıyoruz..." Bunun üzerine adam bir an durdu.. düşündü.. ve geri dönüp köpeğiyle birlikte geldikleri yolun tam ters yönünde yürümeye koyuldular.... bir süre geçtikten sonra kendilerini bu kez tozlu çamurlu bir yolda buldular, ve yolun sonunda karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapıyla yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı... adam sordu: "Afedersiniz.... bana biraz su verebilir misiniz??" Dede "İçeri gel" dedi.. "kapıdan girdikten sonra sağ tarafta bir ceşme var..." Adam sordu: "Peki arkadaşım da benimle gelip ordan içebilir mi?" Dede " Tabii..."dedi.. "ceşmenin yanında köpeğinin de su içebileceği bir kase bulacaksın..."
Bunun üzerine adam kapıdan girdi... biraz yürüdükten sonra sağ tarafta çeşmeyi buldu.. adam ceşmeden köpek de oracıktaki kaseden doya doya içerek susuzluklarını giderdiler... derken adam geri giderek girişte bekleyen dedeye sordu: "Su için çok teşekkür ederim... peki burası neresi..?" Dede "Burası cennet" dedi.. bunu duyan adam şaşırdı: "Ama nasıl olur..? az önce burası gibi kırık dökük olmayan muhteşem bir yere gittik ve orasının da Cennet olduğunu söylediler..." Dede "şu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi?" dedi... "ama orası Cehennem..." Adam iyice şaşırmıştı: "Peki ama orası sizin adınızı kullanarak insanları kandırıyor diye hiç kızmıyor musunuz..??" Dede gülümsedi: "Kızmıyoruz..... çünkü onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yarı yolda bırakanları Cennet'ten uzak tutuyorlar....
Cennet hikayesini okudunuz
Hasan YILMAZ !!!
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : ask, edebiyat, öykü, hikaye, kültür, sanat, şiir, dostluk
|
2/1/2007 - Bir Sonraki Ayrılık
Birer birer gittiler yaşamımdan. Herbiri ayrı bir yaraydı , her biri ayrı bir yaşanmışlık, güzel ve çirkindiler, umutları, umutsuzlukları vardı, sevdaları vardı, en önemlisi insandılar , insan olmayı ve insanları seviyorlardı. Ben onları öylece seviyordum. Yanımdalarken kırıyordum onları, bazen küçük düşürüyordum , kendimi yükseltiyordum. Oysa paylaşılmışlıkların en güzelini yaşıyordum onlarla . Kurgu değildi bu, sıralı hayaller silsilesi değildi, kandı, etti , duyguydu tümüyle. Önceleri bebim için tutunacak birer daldılar, hiçliğimi eriten çokluğumdular , sonraları sevdamdılar .
Sabah...
Güneş penceremi tırmalıyordu artık. Ben geceden kalma mutluluklarınmı süzerek güne umutlu başlama kavgasındaydım . Yaşam sürecinin bir basamağını daha yılgın ve durağan atlamaya hazırlanıyordum. Geçmiş belleğimde dingin bir tutarlılıkla mıhlanıp kalmıştı. Bu yaşadığımız günlerin ne denli kepaze olduğunu mırıldanıyordum. İçimde acı tadı vardı ayrılıkların, yalnızlıkların .Boşluğu kucaklayan kollarımda yorgunluk ve yitikliği aynı anda yaşıyordum .Geleceği bilmiyordum ve bu beni yaralamıyor aksine kamçılıyordu . Dört elle olmasa da yaşama bağlanmamı sağlıyordu . İleriye dönük planlar yapmıyordum , dilidmde hep aynı dizeyi gezdiriyordum ; "Que sera sera" . Hoşuma gidiyordu bu. Ama kadercilik değildi benimkisi , sadece hoşuma gidiyordu. Çünkü bir bakıma doğruydu , olacak olan olurdu ve bu yabancı dildeki karşılığı içimi ısıtıyordu.
Dünü artık unutup beynimin ücra bir köşesine itmenin zamanı gelmişti. Bana yararı yoktu hatırlamanın . Unutmak ; o ne büyük bahtiyarlıktı. Ve çoğu insan kendini irdelemek yerine bu büyük zenaati kullanarak mutluluğa erişiyordu. Ama benim için yine de eşidi yaşamamaktı.
Evden çıktığımda kör bir vaktiydi sabahın ve körlük sanki tüm şehri sarmışcasına insanlar da yitik bir şeylercesine ararcasına , kör topal ilerilyorlardı caddelerde, birtaz sonra her biri işyerlerine, okullarına varacak ve akşama kadar yaşama ara vereceklerdi. Çünkü yazarın dediği gibi yaşam gecenin konusuydu, tek kalmanın ve içkinliğin konusuydu , gündüzün ve hengameli bir kalabalığın değil . Bu bir anlamda rahatlatıyordu insanları, işteyken sayılar ya da dosyalarla uğraşıyor , kimisi yük taşıyor, kimisi araba sürüyor ve akşama evlerine döndüklerinde rahat bir yorgunlukla uykuya dalıyorlardı ve bu ebedi istirahat provalarını habersizce yaptıktan sonra kendilerini ertesi güne aktarıyorlardı. Ben de bu yığınsal kalabalığa katılarak hızla yolumu eritmeye başladım. Kafamı hiçbir şey üstünde yoğunlaştıramıyor , sadece yürümekle yetiniyordum . Belki de bu benim mola verişimdi . Anlamsız bir rahatlıkla öylece ilerliyordum her sabah ve hergün yaptığım gibi işle ilgili ve birbiriyle ilintisiz bir sürü şeyi kafamdan hızla geçirirp sonuçta hiçbir yere varamamanın huzurunu yaşıyordum.
Mola...
İşe geldim artık. Rutin selamlaşmalardan sonra masama oturdum. Birkaç kişi gelip bir şeyler analttılar . Boş bir anlayışlılıkla suratlarına baktım . Ne anlattıklarını biliyordum , dinlemem de gerekmiyordu aslında ama büyük bir dikkatle dinliyormuş gibi yapıyordum . Hepsi dinlenilmiş olmanın ve onaylanmanın sevinciyle ayrıldılar yanımdan , ne büyük huzurdu onaylanmak. Dosyanı çıkardım , birşeyler yazdım , rutin , sıradan hep yazılagelen şeyler .Ezberlenmiş roller gibi rahatça akıyorlardı kağıda . Değişik olaylar olmasını bekliyordum . Ufak bir renkti aradığım. Ama yaşantımız ömylesine tek renk hale gelmişti ki o renk dışındaki rtenklere şüpheyle bakmaya da alışmıştık . Siyahın bile tek tonu vardı bizim için , versiyonları değil sadece kendisi ilgilendiriyordu bizi.
Bu karmaşa içerisinde daha fazla renge tahammülümüz kalmamaıştı sanki. Zaten varolan o tek renk bile yeterince korkutuyordu bizi . Daha büyük korkulara katlanamazdık , yaşantımızı diğer renklerle kirletemezdik . oysa yıllar sonra kirlenmenin güzel olduğuna dair reklamlar yapılacaktı .
Etrafımı boş gözlerle süzdüm . Bir arkadaşla göz göze geldik . Yine aynı sevimil bakşlar ve baş eğmeler . Ne kadar tanıdık bir yaşamdı bu , bana aitmiş gibi . Cidden benim miydi bu yaşam ? Telefon çaldı . Bir ses evecenlikle "Doktora gidiyorum , eve geç kalacağım" dedi. Tamam bile demedim , gereksizdi çünkü . Yemek vaktine kadar öylece oturdum , birkaç imza attım , birkaç demlik çay içtim , sigaramı hiç ettim onunla birlikte . Ne iyi ....
Yemekten dönünce gazete okudum . Kuponaları seyrettim . Kesmek külfet ama seyretmesi zor değil . Keşke "Kuzate" diye bir gazete çıksa ve ben kuponları öylece seyretsem . Ne haber , ne köşe yazısı , ne salya sümük duygu pazarlayıcıları, hiçbiri, bu tek renk hayatımızı kirletmese. Ama ben bunlarla avunabilecek miyim? Mutlu olmam şart mı? Gazeteleri karıştırdım. Kışırtısı beynimi zonklatıyor. Devam ettim , bir ara telefon çaldı. Sonra "Sizi arıyorlar" dediler. Büyük bir üşengeçlikle yarimdemn kalktım . Ses tanıdık ve sadece bir cümle "Gidiyorum"...
Öğle vakti...
Telaşla kapattım telefonu. Rengim değişmişti. Hızla çıktım işyerinden . Koşasım geldi ama yapamadım , çok istedim ama adımlarım ihanet etti bana . ( Kış , rüzgar her şeyi itekliyor. Yolda iki kişi öylece yürüyordu rüzgara aldırmadan. Üşüyorlardı ama elleri ceplerinde değil . Dar bir yola sapıp dik bir yokuşa çıktılar. Sonra bir koruluk . Şaraplarını çıkarıp sessiz çığlıklarla yudumladılar. Yanlarından birkaç kişi geçti , bakıp gülümseyerek. Sonra şişeleri bitiyor ve birisi yuvarlana yuvarlana , diğeri onu kaldırmaya uğraşarak ilerliyorlar. Sonra keskin bir soğuk , uzun bir yürüyüş ve sahne sona eriyor.)
Aklımdan hep paylaşımlarımız geçti. İnatla itekliyorum onları ama gitmediler. Gitmelerini istemiyordum aslında . Bağırıyorum , duymuyorlar , yıtıyorum kaldırımları karşıma dikiliyorlar , ağlıyordum. İskeleye geldim şimdi , etrafı kolaçan ederek. Gideceğim yolu bulunca hizla ilerledim. Orada , ileirde duruyordu . Sırtı bana dönük . Adınlarımı ağırlaştırdı. , bu süreyi uzatır diye. Yavaşça yaklaşıp sırtına dokundum . Donuk gözlerle baktı. Susutuk. Yırtıcı ve korkunç bir sessizlikti bu. Sokak boyunca ilerledik , durdu.
"Sana söylenecek çok şey yok dostum. Gidiyorum , çünkü bu aklayacak beni. Gidiyorum , çünkü kalırsam yoklaşacağım . Ağlamayacağım , göz yaşlarımı harcamayacağım. Son anımız salyalı sümüklü olsun istemiyorum . Biliyorsun gönlümüzde acılara daha çok yer var. İleride ellerimiz yine kavuşacak , kuvvetle sarılacağız birbirimize . O güne değin ağlamak yok , sevinçten ağlayana kadar ağlamak yok , dostum , gidiyorum." dedi .
Birşey söyleyemedim , boğazımdaki çığlık taşamadı dışarı. "Öyledir , dost , öyledir." dedim. Kucaklaştık ve yönlerimiz ayrıldı , belki sonsuza dek . Ama bu incitmedi bizi . Kırgınlığımızı ve haykırışlarımızı kalbimize gömdük . Ağlamadık , çünkü ağlamak yaralayacaktı bizi. Güldük ve isyanla boyun eğdik , güpegündüz.
İlk değil , son da ....
Artık kayboldu gözden ve ben yıllar sonra ilk kez gözlerimden akan yaşaş şaşarak ve aydınlığımızı elimde güneşe eş tutuarak işimin yolunu tuttum . O gitti ve güçlüler hep terk edenlerdir sözü geldi aklıma , güldüm.
Akşam...
Körpe mutlulukları daha başta yitirmenin ve umutlarımızı kararsız sabahlara ötelemeninne denli zor olduğunu ikimiz de biliyorduk artık . Devinen bir korkaklık içinde uykulu bir sanal yaşamın kıpırdanışlarını içimize akıttık. Dün günlerin en güzeli gibi görünse de henüz yaşamadıklarımızın da mutluluklara gebe olduğunu umuyorduk. Ama kendi dünyalarımızda bunu ne denli gerçekleyebileceğimizden habersisizdik. Ve bilmek işime gelmiyordu.
İkimizin de içimize sığmayan dünyalarımızı ortada bir yerelerde buluşturmayı umuyorduk . Bir bağlamda başarmıştık da bunu . Ama yine de olamamıştı . İki ayrı insandık , iki ayrı dünya . Düşlerimiz ve sevdalarımız vardı birbirine teğet , o özgürlüğü seçti ben sadece ipimi uzattım , fark buradaydı. Hayat bir sonraki ayrılığa kadar yeni bir yara açmıştı kalbimde ve zaman buna çare olacaktı , umut ediyordum.
Bir Sonraki Ayrılık hikayesini okudunuz
Hasan YILMAZ !!!
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : ask, edebiyat, öykü, hikaye, kültür, sanat, şiir, dostluk
|
27/12/2006 - YEDİ CÜCESİ OLMAYAN BİR PAMUK PRENSES
Bir varmış bir yokmuş.
Uzak ülkelerin birinde bir Pamuk Prenses yaşarmış. Ne var ki bu Pamuk Prenses, Yedi Cücesi olmayan bir Pamuk Prenses'miş. Bu yüzden hayatta en büyük emeli Yedi Cüceye sahip olmakmış. Sabah akşam penceresinin kıyısına oturur, kendine yedi cüce vermesi için tanrıya yakarır, günün birinde çıkagelecek yedi cücenin yolunu gözlermiş. Kapısında Beyaz Atlı Şehzadelerin bini bir paraymış; Prenslerin biri gidip, biri geliyormuş ama neye yarar? Yedi Cücesi yokmuş. Prenslerin, Şehzadelerin hepsi de en büyük vaatlerde bulunuyorlarmış kendisine, yalvarıp yakarıyormlarmış ama, o bunların hiçbirini istemiyor, bu erken ziyaretçilerin hepsine burun kıvırıyormuş.
"Önce Yedi Cücem olsun, ben onlarla küçük bir kulubede yaşayayım. Evlerini süpüreyim, yerlerini sileyim, çamaşırlarını bulaşıklarını yıkayayım; sonra cadı kadın gelsin beni yerden yere çalsın, siz ondan sonra gelip beni kurtarın; şimdi gelmişsiniz ne çıkar?" diyormuş.
Şehzadeler, Prensler yüzgeri dönüyorlarmış Pamuk Prenses'in kapısından. Üveyannesi ise çok üzülüyormuş bu işe. Ama onun da elinden bir şey gelmiyormuş. Bir türlü Pamuk Prenses'e söz dinletemiyormuş. Tabiî Pamuk Prenses'in bir de üveyannesi varmış. Çünkü o ülkede herkesin bir üvey annesi varmış. Bütün genç kızlar üvey annelerini "fena kalpli" zannederlermiş. Oysa bütün üvey anneler gibi Pamuk Prenses'in üvey annesi de yalnızca bir anneymiş.
Pamuk Prenses beklemekten bıkmamış, usanmamış. O pencerenin kıyısında solmuş durmuş. Yoldan her geçen kadının sepetini "Acaba elma var mı, yok mu?" diye karıştırıyormuş. Her yaşlı kadını elmacı kadın sanmaktan, her sepette zehirli elma aramaktan kendine de gına gelmiş.
Bu arada üvey annesinin meşhur aynasına yalvarıp duruyormuş:
"N'olur üvey anneme söyle beni ormana göndertsin, boynumu kestirtin, avcı bana acısın, bir tavşanın kanını sürsün bir beze.. ölümü öp ayna aynen bunları söyle üvey anneme."
Gel zaman git zaman bunların hiçbiri olmamış. Pamuk Prenses kendine yedi cüce bulamamış. Umutları eskidikçe güçlenmiş, içine kök salmış. Yıllar haince geçmiş, yaşlanmaya yüz tutmuş, geçkin bir kız olmuş. Yedi cücelerden umudu iyice kesmiş artık; Onları aramaktan vazgeçmiş. Ne var ki bu kez de artık eski Şehzadeler, Prensler de uğramaz olmuşlar kapısına, penceresinin dibine.
Bu pamuk Prenses bu yüzden hiçbir masala girememiş. Kendinin bir masalı olmamış. Gün gelmiş iyice yaşlanmış, çirkin bir kızkurusu olmuş. Yaşamının da kendisi gibi iyice kuruduğunu görmiş. Şaşkınlıklar içinde korkulara, kuşkulara kapılmış. Oysa masalından, düşlerinden de bir türlü vazgeçemiyormuş.Bunun üzerine masalında yeni bir yer edinmeye karar vermiş. Koluna bir elma sepeti takmış, dağ tepe demeden kulübe kulübe dolaşmaya başlamış. "Nasılsa her zaman bir pencerede yazgısını bekleyen bir Pamuk Prenses bulunur" diyormuş. "Belki uzak bir kulübede, bir ışıksız pencerede bir Pamuk Prenses beni bekliyordur," diye düşünüyor, hiç olmazsa onu mutlu etmek, zehirli elmalarıyla onu özlemlerine, düşlerine kavuşturmak istiyormuş.
Onca yol tepmiş, onca dağ tepe dolaşmış. Oysa hiçbir Pamuk Prenses'li pencere onu çağırmamış, her kulübeden, her kapıdan geri dönmüş. Elmaları sepetinde kendi zehiriyle çürüyüp kalmış.
Dişleri dökülmüş, burnu uzamış, kamburu çıkmıştı. Artık ayakları tutmaz olmuş, siyatikleri azmış, romatizmadan her yanı sızım sızım sızlıyordu. Gözleri iyi seçmiyor, kulakları iyi duymuyor, beli tutmuyordu. Ama O, büyük bir inat ve ısrarla dağ, taş, orman geziyor, elmasından ısırtacağı bir Pamuk Prenses arıyordu.
(Düş uykusuna dalacaktı Pamuk Prenses. Tâ ki Beyaz Atlı Şehzade gelene dek.. Oysa bütün masallar sonsuz bir kış uykusuna yatmışlardı.)
Sonunda zamanın her şeyi değiştirdiğine karar verip, bütün dünyaya küstü. Köşesine çekildi. Yoksulluklar, sıkıntılar içerisinde kırgın, küskün günler geçirdi. Artık kimsenin ideallere hürmeti almamıştı. Bunu anlamıştı.
Pamuk Prenses ise kendini idealleri uğruna feda etti. Ölürken kendini -eksik de olsa- bir kahraman gibi hissediyordu. Bir masalı bir başına yaşamaya kalkışmıştı.
Ve Pamuk Prenses doksan yaşındayken öldü.
O küçük kulübesinde yoksul ve kimsesizbiri olarak hayata gözlerini yumdu.
Öldüğünde bütün ülke ayağa ayağa kalktı. Ulusal yas ilan edildi. Bayraklar yarıya dek indirildi. Çok büyük, görkemli bir cenaze töreni yapıldı. Yurdun dört bir yanından, yediden yetmişe herkes bu törene katıldı. Bütün halk, Pamuk Prenses'leri için gözyaşı döktü.
Cenaze töreninden Pamuk Prenses'in tabutunu Yedi Cüce taşıdı. Daha sonra bu Yedi Cüce, Pamuk Prenses'in mezarına kapanıp "Bizi bırakıp da nerelere gittin?" diye uzun uzun ağladılar.
Törene ailevi nedenlerden ötürü katılamayan Beyaz Atlı Şehzadeler, Prensler kutlama telgrafları yollamakla yetindiler.
Murathan MUNGAN
-- ***h@le***
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler :
|
27/12/2006 - Dalgaların Resmini Yapmak
Vapur iki noktaya aşağı yukarı eşit uzaklıkta. Yani hareket ettiği yer ve varacağı yere . Ben ve vapur denizin tam ortasındayız. Ay ışığı suyla dans ediyor. Denizde boğulmak nasıl bir duygudur diye düşünüyorum tam bu zamanda. Nereden geliyor bu soru aklıma bilmiyorum ama yine de sormadan edemiyorum. Hani tam ortada olmak ve kıyıya en uzak noktada bulunmak. Denize düşmüş gül gibi düşmek ateşe, yada sarılacak yılan bile bulamamak. Bulduklarına da sarılamamak. Peki ya ölmek nasıl bir duygudur. Bunu şimdi kime sormalı. En usta yazar yazabilmiş midir ölümünü. Yada hayallerindeki ölümü mü yazmıştır.
Aman Allah'ım tüylerim ürperiyor. Nefesim daralıyor. Boğuluyor gibi oluyorum birden. Başka şeyler düşünmeliyim diye kaçamak yapıyor bir an uzaklaşıyorum.
Dalgalar uzaklaşıyor vapurdan, çarpıyor ve beyaz renkli ebrular çiziyor denizin üzerine. Bir şeye takılıyorum bir olan dalga bir daha olmuyor. Geçenlerde bir ebruzenle konuşmuştuk diyordu ki. "Her ebrudan dünyada bir tane vardır, bir ebruzenin bir ebruyu birkaç kez yapmasına imkan yoktur."
Bu dalgalarında bir daha aynısı oluşmuyordu. Hepsinden bir tanecik çarpıyordu vapura ve hızla uzaklaşıyordu. Bir daha bir daha. Dalgaların resmini çizdiğini iddia eden ressam belki de hayallerindeki dalgaların resmini çiziyor ve bize bunlar işte gerçek dalgalar diye sunuyordu kimbilir.
Karaya yaklaşıyoruz. Çılgın şehrin, beyaz yüzlü insanları ayakta uyuyarak evlerine koşuyorlar. Bense buğulan hayallerimi denizin en orta yerine bırakarak karada boğulmadan yaşama savaşı vermek üzere dalıyorum kalabalıkların içine.
****
İstanbul dan bende kalanlar...
***
ilk soru ; sen hiç aşık oldun mu ?
ikinci soru: sen hiç namaz kıldın mı?
F. Gemuhluoğlu
***
Aşksız olma ki ölmeyesin.
Mevlana
***
Şehir çıldırmış olmalı...
-- ***h@le***
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler :
|
25/12/2006 - yürüyorum..
"Uzun ince bir yoldayım,
gidiyorum gündüz gece..."
..dışarda yağmur, gözlerimde yaş.. böğrümde bir sancı.. önümde kıvrılıp giden yılankavi yolda, bedenimi sarsa sarsa yürüyorum... Uğultu, haykırış ve ağıtlar arasında delice yol alıyorum.. ayaklarımın isyanına aldırmadan. Ruhum feryatlarda yüreğimde deliliğe dair izler.. umurumda mı? Kendimi kaybetmiş alabildiğine yürüyorum.. nereye gittiğimi ne zaman duracağımı bilmeden...
"Uzun ince bir yoldayım,"
Bile bile yol alıyorum ölüme doğru. İçimde bir garip hüzün.. bir bebek acziyeti ve yılların yorgunu bir ihtiyar ağırlığında yürüyorum.. Programlanmış bir robot güdümlü bir füze gibi gidiyorum.. bekleyenime... Seneler mi yoksa anlar mı kilometre taşları, tam kestiremiyorum; ama bilemediğim sona doğru inancımı kaybetmeden yürüyorum.
"Uzun ince bir yoldayım," gidiyorum, adımlarım aşikar menzil sabit..
Kayıp bir zamanda adresim varış yerim tutuşturulmuş elime.. yürüyorum.. Hayallerim derinleşiyor birden. Buğulanmış gözlerimdeki bulutlar yavaş yavaş dağılıyor ve umut yüklü bir parlaklığa bürünüyor... gidiyorum..
Yollar yürüdüm hiçbir şeye yetişemeden.. hep geç kalarak; birkaç adım..
Yollar yürüdüm matemler ve cümbüşlerle.. Yollar yürüdüm sırtımda kalp kırıklıkları ve sevdalarla.. Yollar yürüdüm kendimi bildim bileli... tüm geç kalmışlıklarımla..
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : ask, edebiyat, öykü, hikaye, kültür, sanat, şiir, dostluk
|
25/12/2006 - küçük bir kağıt..
Birinden ince bir kağıt düştü yere, üzerindeki tozu silkelemek isterken.. Eğildim, aldım.. Kartvizit boyunda ve sigara kağıdı kadar da ince... Üzerinde şunlar yazıyor aynen.. "Günün birinde, benim seni sevdiğim kadar beni sevecek birisi çıkarsa karşıma,ne kadar mutlu olacağımı bir bilsen.. "Altındaki imzayı hatırladım.. Yıllardır görmediğim ve duymadığım bir kıza aitti.. 15 yıl kadar önce flört etmiştik.. Öylesi bir flört işte.. Ben ondan çok hoşlanmıştım.. O da benden çok hoşlanmış olmalıydı.. O yüzden sürdü gitti zaten.. Ama ötesini konuşmadık.. Onun beni sevdiğini hiç düşünmedim.. Anlamadım da.. Ama söylemedi de... Oysa beni ne kadar severmiş meğer ve nasıl mutlu edeceğine inanırmış.. İfadenin güzelliğine bakar mısınız?.. Ama bana söylemedi.. Niye söylemedi?. Niye söylemedi de, yazdı ve o kitabın arasına koydu?.. Kitabı benden okumak için almış, sonra iade etmişti.. Okumak için mi almıştı gerçekten..? Yoksa o notu bana ulaştırmak için küçük bir plan mı yapmıştı?.. Ya da, notun nasılsa o an elime geçmeyeceğini tahmin etmiş, "Yıllar sonra bu kitabı ele alırsan, beni hatırla ve neler kaybettiğini düşün" diye bir veda notu mu bırakmak istemişti?.. Hepsi de olabilir.. Hiçbiri de olmayabilir.. Kadınların mantıkları ile fikir yürütebilmek için o mantığa sahip olmak.. Erkek kafası ile kadını sorgulamaya ve yargılamaya kalkarsak, çok yanlış boyutlara varabiliriz.. Zaten amacım kimseyi yargılamak da değil.. Düşünür haklı.. "Kadınları anlamaya çalışmayın. Onlar anlaşılmak değil, sevilmek için yaratılmışlardır." Mesele şu.. O notta yazdıklarını, bana söyleseydi eğer, o zaman.. Herşey sıcak, sımsıcakken.. Acaba, yaşantımızın en azından bir kesiti ne kadar değişirdi?.. Yaşayabileceğimiz neleri yaşamadık acaba, kimbilir?.. Böylesi daha mı iyi oldu?.. Bilmem?.. Halimden şikayet ettiğim yok.. Ama "Öylesi" nasıl olurdu acaba?.. Onu bilmeme imkan yok.. Pişman olacaksan, yaşadıklarından ol.. Ne yaşadığını bilirsin.. Ama yaşamadığından pişman olacaksan eğer, hapı yuttun.. Ne kaybettiğini asla bilemezsin, derim ya hep... Onun için söylüyorum işte.. Birini seviyorsanız, çekinmeyin, Hemen.. Belki bir daha söyleme fırsatı elinize geçmez.. Ya da söylediğinizde çok geç olmuş olabilir. Bu küçük kağıtta olduğu gibi.. SEVGİYLE KALIN...VE HERZAMAN GÜLÜMSEYİN.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : ask, edebiyat, öykü, hikaye, kültür, sanat, şiir, dostluk
|
25/12/2006 - Boşwer be yası bası..
gönlün ne kadar şık sen ondan haber ver?.. şöyle atıp koyu grileri-siyahları sabahtan, sarı bir kaşkol atabiliyor musun boynuna, ondan haber ver? koyma bir kenara yüreğini, aç kapılarını, gelene geçene yol verme girsin diye içeri ama gömme başını toprağa bir çift güzel göz uğruna. Bilirim yine yeşerecek bir çiçek bulursun bir dalda, ama aklını kaybedecek bir aşk varsa avuçlarında, bırak aksın yollarına. yağ geç, yık geç, kimse inanmazsa inanmasın. sen inan yüreğine, hem ona geçmezse kime geçer sözün?.. büyü büyü... bak ellerin ayakların kocaman. aklın da maaşallah yerinde, e ne diye tutarsın yüreğini uçmasın diye. akıllı ol, yüreğin gelir peşinden, boşver yaşı başı, aşk var mı aşk, sen ondan haber ver? takılmışsın yüzündeki gözündeki çizgilere. o çizgilerin yüreğine neler kazıdığını düşün, atmak mı istiyorsun kendini bir dereye soğuk bir kış günü, öl gitsin... parayı pulu savurup, bir balıkçı köyünde balık tutmak mıdır isteğin, savrul gitsin... Boş ver be yaşı başı, kim tutar seni kim, kendi yüreğinden başka kim?. Aklını al da öyle git, ister bir duvara, ister bir od aya, ister kıra bayıra vur da git. Dert etme ellerini, onlar da gelir seninle bırakmadıkça birine. O biri de gelir gerçekten istediğin oysa, seveceksen ve öleceksen uğruna... yaşa be, yaşa da öyle git, gireceksen toprağa... yaş 70'e gelse bile, hayat daha bitmemiş. sen mi biteceksin? çekeceksen bile bayrağı, yaşadım ulan dibine kadar diyemiycek misin?
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
:: Etiketler : ask, edebiyat, öykü, hikaye, kültür, sanat, şiir, dostluk
|
|
Hakkımda
Çivisi çıkmış olan bu dunyada yerinden çıkmış olan çivilere aldırmaksızın kendi yureğimizin iç guzelliği ile guzelleşmek guzelliğimiz ile kendimizi ve dostlarımızı aydınlatmak için sadece ve sadece dostolmak için dost olalım. Dostluklarımızı çınar ağacı gibi dostane bır sekılde buyutelim,yuceltelim
BURASI BENIM SESSIZLIĞIMIN SESI... BURASI BENIM SUSKUNLUĞA MAHKUM OLDUĞUM AMA HERKESE SESLENEBILDIĞIM İSTASYON...
YUZ USTU BIRAKILISIM BURASI....
.
.
.
.
.
.
Kategoriler
Etiket Bulutu
aşk şiir edebiyat ihtiras dostluk dostolmak ayrılık edebiyat şiir kültür sanat eğitim bilim öykü deneme yaşam kadın ASK AŞK
Arkadaşlarım
siyah bizimvadi cicibisiiy nesrin4 sabahyildizi yaraliyim ayfergokcen elin aykiz nedensude tera mutlu31 hermevsimeylul yesilim insansevgidir eroman handangokcek2 zahara canandansiirler paratoner uzlet islamiresimgalerisi ahmetyazar melekannem35 sevgicicegii beklemeodasi cennetgozlumasilsevdam koyumavi19 kiremit geberik74sagopakajmer ilhankoruyucu askcicegi zerrei insan dostlarkervani60 biltir eglenceveyasam dilefkar bbblogum bilinmezlikulkesi bferi adankana beyzadem23 sonsuzlukkervani sonbahar06 demetinevi hande1996 fatoscb birnur80 gonuldunyasi semanisan tugcemm genocide filiz70 yenikonakgenc asude42 kafkasgelini Angel Dream ozlemayyildiz ormandibi dikisdelisi bulaniksu sumeyragul keremcem06 sonkarahindiba azadgulu benhaladeliyim bencesen liza9 senembugulu essrraa soymet yenilenmek yay45 hazal97 Yeni ırmak blogcu cebimdekikelimeler reyhan92 hzr bilmediklerimiz yagmurcagla cocukcaseyler ucuncugozsri
|